Haber

İlyas Tunç’un “Ne çok gelecek ne az zaman / Yirminci Yüzyıl Trajedileri” kitabı üzerine

Uygarlık kelimesi kulağa hâlâ rahat geliyor mu? “Onlar eskidendi,” deme refleksimiz var ya — katliamlar, toplu infazlar, köy yakmalar, maden ocaklarının ağzında ölenler, Sivas’ta otelin etrafında örgütlenen kalabalık, kurşuna dizilip çukura bırakılan köylüler… İnsan şunu düşünmek istiyor: Bitti. Aşıldı. Çözüldü. İlyas Tunç’un Ne çok gelecek ne az zaman / Yirminci Yüzyıl Trajedileri tam bu uyuşturucu düşünceyi elimizden alıyor.

ilyas tuncun ne cok gelecek ne az zaman yirminci yuzyil trajedileri kitabi uzerine gPLPLg4G.jpg

“`html

Yirminci Yüzyılın Karanlığını Anlatan Bir Eser: “Ne Çok Gelecek Ne Az Zaman”

Bu kitap, yirminci yüzyılın karanlık dönemlerini ele alırken, tarih kitabı formatından uzak duruyor. Her bölüm, adeta bir mahkeme kaydı gibi, belirli bir yer adıyla başlıyor: “Kongo: Hüzünlü Bir Türkü”… “İsveç, Adalen: Suçluluk Ölçütü”… “El Salvador: Geçmişin Şarkıları”… “Cenevre: Anarşist Mücadele”… “Nijerya, Aba: Palmiye Yaprakları Elden Ele”… “Almanya: Kristal Gecesi”… “Türkiye, Sivas: Kundaklama”… “Bosna-Hersek, Srebrenitsa: Umutsuz Bekleyiş”… “Guatemala, Rio Negro: Ya Fasulyeye Ya Kurşun”… Ve liste uzayıp gidiyor; her yeni başlık, okuyucuya derin bir acı veriyor.

Kötülüğün Coğrafyası ve Tarihi

Bu başlıkların her biri, kötülüğün yerini ve zamanını belirtiyor. Kötülük soyut bir kavramdan ibaret değil; coğrafyası, tarihi ve tanıklarıyla somut bir gerçektir.

Açılış Sahnesi ve İnsanlık Durumu

Tunç, kitabın önsözünü Amazon Ormanları’nda şifalı bitkiler toplayan bir Cinta Larga yerlisinin “Yaşamayı seviyorum!” diyen sözleriyle açıyor. Bu sesle beraber, Namibya Çölü’nden Amritsar’a, Kongo’ya kadar uzanıyor. Kitabın ana teması, “İnsanlık tarihi hakkında genel bir kötüleme” değil; aslında mesele, savunmasız bireylerin yaşamları üzerindeki sistematik, örgütlü ve ruhsuz şiddetin nasıl tesis edildiğini sorgulamak.

Hale Tenger, 'Nezih Ölüm Gardiyanları: Bosna Hersek' (1993)

Hale Tenger, “Nezih Ölüm Gardiyanları: Bosna Hersek” (1993)

Berrak ve Tanıklık Üzerine

Kitap, akıcı bir dille yazılmış; ajitasyondan uzak duruyor. Kayıt tutma amacı, soğuk bir gözlemci olmanın ötesinde, tanıklıkların korunması üzerine kurulu. Kongo bölümünde, sömürge subaylarının kauçuk kotasını doldurmadıkları için insanların ellerinin kesildiği bir hikaye buluyoruz. Bir baba, “Ölü taklidi yaptım, askerlerden biri elimi kesti ve gitti” cümlesiyle yaşadıklarını anlatıyor; aynı zamanda ailesinin de katledildiğini aktarıyor. Bu, acı bir ağıtla sonuçlanıyor: “Bu zulmün altında yaşamaktan bıktık… Ölümün bizi beklediğini biliyoruz ama yine de ölmek istiyoruz.” Bu ifade, tarihin soğuk notları değil, hâlâ kanayan bir belleğin sesi.

İsveç ve İşçi Mücadelesi

Benzer biçimde, İsveç, Adalen 1931 bölümünde, grevci işçilerin mezar taşında yazan bir şiirle karşılaşıyoruz: “İsveçli bir işçi burada yatıyor / barış zamanında katledildi / savunmasız, silahsız / belirsiz kurşunlarla.” Sonraki anlatım, bir kâğıt fabrikası işçilerinin grev sonrasında patronlar tarafından getirilen grev kırıcıları ve askerler tarafından nasıl hedef alındığını gözler önüne seriyor. Nihai sonuç: ölü işçiler. Bu durumu ifade eden sarsıcı bir cümle var: “Suçlular nasıl belli: İşçiler! Çünkü açlar…”

Nijerya ve Kadınların Ayaklanması

Tunç, Nijerya’daki kadınların vergi isyanından da bahsediyor. 1929 Aba Kadınlar Ayaklanması’nda, kadınlar haraç sistemine itiraz ediyor. “Utanmalısın, kendinden utanmalısın!” diye haykırıyorlar. Ardından binlerce kadın, hükümet binalarını kuşatıyor. İngiliz subayları, ateş emri vermek zorunda kalıyor ve kadınlar, kurşunların hedefi oluyor. Tunç, burada sadece ekonomik bir isyan değil, aynı zamanda beden üzerindeki zorbalığa karşı kadınların “Ben buradayım” demesi gerektiğini vurguluyor.

Pablo Picasso 1951 Kore'de Katliam

Pablo Picasso 1951 Kore’de Katliam

Sosyalleşen Acılar ve Tarihin Kayıtları

Yıl 1930’lar… Simmele’de Süryanilere yönelik bir katliamın hikayesini okuyoruz. Uçakların çektiği görüntülerde, yanmış köylerin kalıntıları ve yorgun ama dik duran hayatta kalanlar yer alıyor. Tunç, bu fotoğrafları bir korku galerisi gibi sunmuyor; aksine, göz ardı ettiğimiz insanların varlığını belgelemek için kullanıyor.

Almanya’da, Kristal Gece’de yaşananları da benzer bir biçimde ele alıyor. 9 Kasım 1938’de başlayan pogrom sonrasında, Yahudiler, elleri havada sokakta yürütülüyor. Sinagoglar yakılıyor ve bu olay, kitlesel şiddetin aleni hale geldiğinin bir göstergesi. Ardından bir şiir yer alıyor. Bu şiir, yüzyılı ve insanlarla ilgili derin bir sorgulama içeriyor.

Edebi Üslup ve Duygu İlişkisi

Kitap, düzyazıyla şiiri, tanıklığı analiz notlarıyla, tarihsel referansları ağıtlarla bir araya getiriyor. Bu biçimsel seçim, okurun duygularını kaçırmaktan ziyade, onları düşünmeye itiyor. Tunç, kurbanları nesneleştirmek yerine, onları özne olarak sunuyor. Kitapta yer alan gerçek sesler sayılar ve istatistikler olarak değil, bireylerin yaşadığı acılar olarak beliriyor.

Türkiye’nin Yeri

Kitap, Türkiye’yi dış dünyadan izole bir ada olarak değil, karanlık zincirin bir halkası olarak tanımlıyor. 12 Eylül 1980’in “Asmayalım da Besleyelim mi?” başlığıyla bilinen olaylara, Kahramanmaraş’tan Sivas’a kadar yaşanan şiddet eylemlerine özel bir yakınlık ile yaklaşılıyor. Tunç, bu bölümleri “biz” zamiri kullanarak kaleme alıyor; dışarıdan bakmıyor, o karanlığın içindeyiz.

Kötülüğün Nedenleri ve Yüzleşme Gerekliliği

Tunç, tarih boyunca yaşanan kötü olayların sadece faşist rejimlerle sınırlı olmadığına dikkat çekiyor. Cenevre’de 1932’de bir işçi gösterisi sırasında ordu, eğitimli askerleri işçilerin üzerine sürüyor ve sonuç ölümler oluyor. Tunç’un metninin ahlaki talebi yüzleşmek; masumiyetin tanımını, başkalarının yaşam hakkına saygı göstermek olarak inşa ediyor.

Geleceğe Dair Umutlar

Kitap, edinilen tecrübeleri bir soru çerçevesinde ele alıyor: Bu eser neden şimdi bu kadar önemli? Çünkü yirmi birinci yüzyıl, “Bunlar artık olmaz” masalını takip ederek başlamıştı ancak savaş görüntüleri hızla güncel haberler arasında yer aldı. Tunç, bu dilin acımasız bakışını kesmeyi amaçlıyor; insanları yeniden birer birey haline döndürmek için çaba sarf ediyor.

“Ne çok gelecek ne az zaman” başlığı ise iki şekilde yorumlanabilir. Bir yandan geçmişte yaşanan kötülükler geleceğe dair umuttu azaltıyor. Diğer yandan, bu kötülüklere rağmen hala umut taşıyabilmek, bir ihtimal olduğunu gösterir. Tunç, bu ihtimali “pişmanlık” ile kuruyor; pişmanlığın onun için bir utanç değil, yeniden başlamanın temeli olduğunu anlamamızı sağlıyor.

Barbarlığın Sorumluluğu

Son olarak, yüzyılımızın bizlere öğrettiği bir gerçek var: barbarlık asla anonim değildir. Her barbarlığın ardında bir fail, bir tanık ve bir bellek vardır. İster kabul edelim ister etmeyelim, bu belleğin mirasçılarıyız. Bu mirası taşımak, geçmişte yaşananların kolayca inkâr edilmemesi adına kritik bir öneme sahiptir.

“`